16- Atatürk'ün Müziğe Olan İlgisi ve Müzik Görüşleri

                   MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN MÜZİĞE OLAN İLGİSİ

VE GÖRÜŞLERİ

 Günay Günaydıni

Sevgili okurlarım;

Makalemin başlığı her ne kadar “Mustafa Kemal Atatürk’ün Müziğe Olan İlgisi ve Görüşleri” olsa da Atatürk’ün müziği ne kadar çok sevdiğini içi boş ve yavan sözlerle anlatarak bildirime başlayacak değilim. Ulu önderin müziği ne kadar çok sevdiğini, müziğe ilişkin görüşlerinden anlayabilmek mümkün. Bu nedenle konuyu direk olarak bu noktadan hareketle ele almak gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü Atatürk, 14 Ekim 1925 günü İzmir Kız Öğretmen Okulu ziyaretinde öğrencilerin: “Hayatta mûsikî lâzım mıdır?” sorusuna şu yanıtı verebilmiş bir liderdir: “Hayatta Mûsikî lâzım değildir. Çünkü hayat mûsikîdir. Mûsikî ile ilgisi olmayan mahlûkat insan değildir. Eğer mevzû-ı bahs olan insan hayatı ise mûsikî behemehal vardır. Mûsikîsiz hayat zaten mevcûd olamaz. Mûsikî hayatın neş’esi, ruhu, sürûru ve her şeyidir. Yalnız mûsikînin nev’i şâyân-ı mütâla’adır.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün müzik görüşlerinin şekillenmesinde, kimlerin düşünceleri ve hangi olaylar etkili olmuştur? Zamanımızı alacak olsa da konuyu buradan yola çıkarak ele almakta son derece yarar görmekteyim.

Cumhuriyet dönemi yapılanma hareketleri, bütünüyle çağdaşlaşmayı ve Avrupa uygarlığına ulaşmayı hedefleyen, ideolojik bir harekettir. Aslına bakılırsa bu yapılanma hareketleri, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşama girmeye başlamıştı. Avrupa’nın; bilim, teknoloji, ekonomi alanlarında hızla ilerlediği, Osmanlı Devleti’nin bir duraklama dönemine girdiği yavaş yavaş anlaşılmış ve içinde bulunulan çıkmaza çareler aranmaya başlanmıştı. Bu dönemin en göze çarpan özelliği, başta askeri ve ekonomik alanda olmak üzere Avrupa kültürünü ve kurumlarını örnek almak düşüncesinin, Osmanlı Devleti idarecileri tarafından benimsenmiş olmasıdır. 1793 yılında Sultan III. Selîm’in (1761-1808), Nizâm-ı Cedîdii adı altında bir yeni ordu kurması, 1808 yılında Sultan II. Mahmûd’un (1785-1839) Nizâm-ı Cedîd yerine ömrü 2 ay kadar bile sürmeyen Sekbân-ı Cedîdiii adı altında bir yeni ordu kurması, yine Sultan II. Mahmûd’un 1826 yılında, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra yerine Âsakîr-i Mansûre-i Muhammediyeiv adı altında bir ordu kurması, aynı yıl Yeniçeri Ocağı’na bağlı olarak görevini, yürüten Mehterhâne-i Hümâyûn’un da kapatılmasıyla yerine ilk Türk konservatuvarı olan Musikâ-yı Hümâyûn’un kurulması, 1839 yılında Tanzîmât Fermânı, 1856 yılında Islahat Fermanı, 1876 yılında I. Meşrûtiyet ve 1908 yılında II. Meşrûtiyet hareketlerinin çıkış noktası; kurtuluşun ve selâmetin Avrupa’ya benzeyerek mümkün olabileceğine olan inançtır. Batılılaşmak; "Batılı olmayan bir toplumun, batı normlarına göre yeniden yapılanması"v olarak tanımlanabilir. Yapılmaya çalışılan bütün bu yenilikler, batılılaşma ile batılı olmayı bir tutan Osmanlı Devleti’nin sonunun gelmesini engelleyememiş ve 600 yıllık oluşum yok olmuştur.

Bu sonu hazırlayan nedenlerin temelinde, Avrupa’nın bir yeni çağa girmesi, Osmanlı Devleti’nin böylesine bir değişime kapalı ve kafalarının dinsel doğmalarla dolu olması yatar. Hemen belirtmekte yarar görüyorum ki Avrupalılaşma yani batılılaşma çabaları yalnızca Osmanlı Devleti’ne özgü değildir. 17. yüzyıldan sonra Rusya ve Japonya da yabancı uzmanlardan yararlanarak modernleşen dünyaya ayak uydurmaya başlamışlardır. Bu iki ülkenin modern dünyaya ayak uydurma sürecinde izledikleri yol, özün korunması olmuştur. Bunu başaramayan Osmanlı Devleti, 16. yüzyıldan sonra bütün görkemi ve ihtişamı içerisinde, içi boşalmış, özünden uzaklaşmış bir kalıp olarak varlığını sürdürmeye çabalamıştır. Edebiyat, hat, müzik ve mimaride köklü yenilikler göze çarpmaz. Tabir yerindeyse eskinin tekrarıyla durum idare edilir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkeleri her açıdan çağdaş olmayı amaçlamaktaydı. O zaman çağdaşlık ve Avrupalı bir toplum düzeyinde olmak neydi ve nasıl olmalıydı? Kendisi değişmeyen ya da başka toplumların silik bir kopyası olmayan, özünden kopmadan üreten, yeni değerler yaratan, bir modern yoruma ulaşabilen, ürettiklerini ve yorumladıklarını insanlarıyla birlikte yaşayabilen toplum, çağdaş toplumdur. Mustafa Kemal Atatürk, Avrupalılaşmak yani batılılaşmak istiyordu ama hedefi kesinlikle Avrupa’ya körü körüne bağlanmak, Avrupa’yı taklit etmek değildi. Kimliğimiz yitirilmeyecek, kendi kültür ve sanatımız yok sayılmayacaktı. İşte Atatürk devrimlerinin püf noktası burasıdır.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa müziği ile tanışmasının kökleri 16. yüzyıla kadar uzanır. Avrupa’dan gelen müzisyenler, saray ve konak eğlencelerinde bale, opera gibi sahne gösterileri sunarak, çok sesli müziği Osmanlı Devleti, dolayısıyla İstanbul halkı ile tanıştırdılar. Bu alandaki asıl gelişmeler, 1826 yılında Sultân II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı, dolayısıyla bu ocağa bağlı olarak görevini yürüten Mehterhâne-i Hümâyûn’u kaldırmasıyla başladı. Aynı yıl, Mehterhâne-i Hümâyûn’un yerine Avrupa Müziği eğitiminin verildiği ve aynı zamanda ilk Türk konservatuvarı olarak kabul edilebilecek Musikâ’yı Hümâyûn kuruldu. Bu kurumun kurulmasıyla birlikte Avrupa müziği Osmanlı Devleti’ne resmi olarak girmiş oluyordu. Burada dikkat çekilmesi gereken, bu yönelimin bilinçsiz ama kararlı bir yönelim olduğudur. Mehterhânenin kapatılmasında, yeni donatılmış asker ve askeri eğitim düzeninin, mehter müziği ile uyumsuzluğu gerekçe olarak gösterilmişti. Mehterhâne, Geleneksel Türk Müziği’nin en önemli kurumlardan biriydi. Yalnızca askeri müzik icra eden bir topluluk değil, klasik fasıl müziği de icra eden, bir açık hava orkestrasıydı. Mehterhâne’nin geliştirilerek yaşatılması gerekirken, tarihi bir değer olarak korunması bile düşünülmedi. Avrupa’ya böylesine ciddi bir yöneliş, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde gelenek ve göreneklerin büyük oranda zayıflamasına neden olmuş, bu olumsuz durumdan en çok müzik geleneğimiz etkilenmiştir. Avrupa’dan getirilen müzik eğitimcileri, sarayda ve Musikâ-yı Hümâyûn’da Avrupa müziğini ve notasını öğretmeye başlamışlardır. Osmanlı Devleti’nin çöküşüne çare olarak düşünülen bu hareketler, günümüze uzayan süreç boyunca Geleneksel Türk Müziği’nin varlığına çok ağır darbeler vurmuştur.

Avrupa müziği her yönüyle öğrenilmeden ve gerekli olan alt yapı hazırlanmadan resmi sanat konumuna getirilmiş, gelenekten bu kadar çabuk kopulması, aynı zamanda bir kültür müziği olan Avrupa müziği alanında yetişecek Türk bestecilerini, son derece olumsuz olarak etkileyerek, onları köksüzlüğe itmiştir. Böylece iki ayrı kültürün etkileşiminden beklenen zenginleşme olanakları da körelmiştir.

Avrupa, kaynaklarının tükenmesi sonucunda başka kültürlerle etkileşime girmiş ve kendini yeniden yapılandırarak gelişimini sürdürmüştür. İki kültürün etkileşiminde esas olan, yerli kültürün yabancı kültürü özümseyerek hazmetmesi ve bir yeni bileşime ulaşabilmesidir. Ancak Türk kültürü açısından bu durum, özellikle müzik alanında tam tersine işlemiş, yerli kültür yozlaşarak kimliğini kaybetmiştir. 19. yüzyılın başlarındaki bu yenileşme hareketleri, eski ile yeninin bileşimi olamamış ve yapılanlar bir kargaşa ortamı yaratmıştır. Bu kargaşa ortamının kültür politikalarını olumsuz etkilemesi sonucunda, Geleneksel Türk Müziği ağır yaralar almış, müziğimize yabancılaşma, ve özünden kopma süreci Cumhuriyet dönemine değin uzanmıştır. Eğer Avrupalılaşma yani batılılaşma çabaları, Rusya ve Japonya’da olduğu gibi daha yumuşak bir zeminde gerçekleştirilmiş olsaydı geleneksel Türk Müziği’ne yepyeni ve bambaşka bir bakış açısı kazandırılabilirdi.

Bu sürecin en kötü sonucu, Avrupa müziğini seçmiş Türk sanatçılarının, geleneksel müziğe saldırmaları, geleneksel müzik sanatçılarının da bu saldırıya savunma amaçlı olarak karşılık vermiş olmalarıdır. Cumhuriyet döneminde iyice su yüzüne çıkacak olan bu durumun tohumları, daha o yıllarda atılmış oluyordu. Bu olumsuz ortam, bir yandan geleneksel müzik kültürünü çözülmeye uğratırken öte yandan da devlet eliyle bilinçsiz ve köksüz bir Avrupa müziği kültürünün yaratılması sonucunu doğuruyordu. Bu ikilem, kendisini özellikle Sultân II. Mahmud döneminde çok hissettirmişti. Padişah gittiği her yere, bandocularla birlikte müezzinleri de beraberinde götürmekteydi. Fasıl heyetleri de kendi içlerinde Fasl-ı Atîk ve Fasl-ı Cedîd olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Fasl-ı Atîk, klasik fasıl anlayışını sürdürürken Fasl-ı Cedîd de ney ile flütü ve ud ile mandolini bir araya getirerek, Türk geleneği ile Avrupa geleneğini, günümüzde de olduğu gibi tam anlamıyla çorba ediyordu.

Osmanlı Devlet desteğinin iyiden iyiye azalmasıyla Geleneksel Türk Müziği’nde, Cumhuriyet döneminden sonrasına da uzanacak olan Şarkı Besteciliği dönemi başladı. Şarkı formu, klasik formlar kadar uzun ve ağır yapılı değildi. Yozlaşma ve düşüşün hızla sürmesi, Geleneksel Türk Müziği’nde 1920 ve 1930’lu yıllara yaklaşıldığında şarkı formunun bile iyice basitleşerek Fantezi Şarkı türünün doğmasına yol açtı. 1950’li yıllarda sosyo-ekonomik ve politik yaşamdaki düzensizlikler, Türk toplumunu giderek; örf, adet, gelenek ve göreneklerinden uzaklaştırdı, müzik taleplerinde köklü değişikliklere neden oldu. Geleneksel Türk Müziği, gazinolarda bütünüyle eğlence müziği olarak yozlaşırken Arap müziği etkisiyle Arabesk Müzik hastalığı ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Bütün bu değişimler, Türk müzik yaşamında bambaşka bir dönemin başladığının işaretleriydi.

Buraya kadar ele aldıklarımızın özü şudur: Cumhuriyet döneminin resmi müzik politikaları, Tanzimat hareketleri ile başlayan bir ortamın kuralları içerisinde benimsenmiştir. Avrupa müziği; Cumhuriyet ile birlikte değil, Tanzimat Dönemi’nden, hatta Musikâ-yi Hümâyûn’un kurulmasından bu yana toplumumuzu etki altına almıştır ve Cumhuriyet kurulduğunda, zaten 100 yılı aşkın bir zamandır, devletin resmi müziğiydi. Cumhuriyet dönemi müzik politikalarını ve Mustafa Kemal Atatürk’ün müzik görüşlerini incelerken bu birikimin kesinlikle göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Tanzimat dönemi ve onu izleyen dönemlerin dikkatle incelenmesi ve yapılan yanlışlıkların saptanması, Cumhuriyet dönemine değin uzanacak olan yanlışlıklar zincirindeki bazı önemli noktaların belirginleşmesine ve çözüm arayışımıza son derece yardımcı olacaktır.

Çoğumuz, kültür mirasımızı yok sayan bu katı düşüncelerin temelinde Ziya Gökalp (1876-1924) olduğunu zannederiz. Oysa Gökalp, bu düşüncelerini tamamen Sultan II. Abdülhamîd’den (1842-1918) almıştır. Sultan II. Abdülhamîd, müziğe, özellikle de Avrupa müziğine daha şehzâdeliği döneminde ilgi duymuş, piyano ve keman dersleri almış ve çocuklarının da böyle yetişmesini sağlamıştır. Aslına bakılırsa Sultan II. Abdülhamîd gerçek müzik zevkinden habersizdi. Ciddi, uzun ve ağır eserlerden çok hafif, kısa ve kolay parçalar tercihiydi. Geleneksel Türk Müziği hakkındaki görüşleri şöyleydi:

“Doğrusu alaturka mûsikîden pek o kadar hoşlanmam. İnsana uyku getirir. Alafrangayı tercih ederim. Bilhassa opera ve operetler hoşuma gider. Alaturka dediğimiz makamlar Türklere ait değildir. Yunanlardan, Acemlerden, Araplardan alınmıştır. Türk çalgısı, davulla zurnadır derler ya, bunda da tereddüdüm vardır. Bu iki çalgı da Arapların imiş. Bir tarihte Türkistan taraflarında seyahat etmiş bir zâttan tahkîk ettim. O tarafların köylerinde eskiden beri çalınan çalgı sazmış.vi Bizde de Anadolu’nun asıl eski köylerinde daima saz çalınırmış.”vii

Böylelikle, Geleneksel Türk Müziği’nin yabancı kökenli olduğu ve asıl müziğin halk müziği sayılması gerektiği düşüncesi ilk kez Sultân II. Abdülhamîd tarafında ortaya atılmış oldu. Bu aslı astarı olmayan iddialar, yıllar sonra Ziya Gökalp’in düşüncelerine temel teşkil edecekti.

Ziya Gökalp, öncüsü olarak ortaya atığı Türkçülük ve Milliyetçilik kavramlarıyla etkinliğini günümüzde de sürdüren, düşünce ve siyaset adamıdır. Bu kavramlar, Cumhuriyet’in şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Gökalp’e göre bir toplumu millet yapan öğeler; o toplumun gelenekleri, görenekleri, töreleri, dili, dini, ortak beklentileridir ve bu öğeler Millî Hars’ı oluşturmaktadır. Yine Gökalp’e göre Osmanlılar her konuyu şeriata bağlamışlar ve millî kültür değerlerini hiçe saymışlardır. Bizler ancak geliştireceğimiz millî kültür değerlerimizi Garb Medeniyeti ile birleştirirsek medeni seviyeye varabilirdik.

Ne yazıktır ki Ziya Gökalp, çok önemli birtakım gerçekleri göz ardı etmekteydi. Türkler, Osmanlı Devleti idaresinde yüzyıllar boyunca ulus olma anlayışından uzak kalmış, İslâmiyet etkisiyle ümmetleşerek gerçek kimliklerini kaybetmeye başlamışlardı. İlk ulusalcılık akımı etkisini 1. Meşrûtiyet’ten sonra göstermeye başlamış ama bu etki halka yansımamıştır. Ulusal değerlere dayanmayan Türk-İslâm kültürü, tarih boyunca dinsel otoriteye kökten bağlı olduğundan, Avrupa ile arasında bir yıkılmaz duvar örülmüştür. Bu durumda, ulusal düşüncelerin doğmasından söz edilemezdi. Türkler’in ulusal düşünceden yüzyıllar boyunca uzak kalmaları, onların çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasına engel olmuştur. Bu ince ama çok önemli noktaları kavrayamayan Ziya Gökalp’in düşünceleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet politikası olarak günümüze kadar gelmiştir. Gökalp kurtuluşu ve çözümü sürekli olarak Avrupa uluslarında ve kültürlerinde aramıştır. Oysa Avrupa ulusları, tarih içerisinde kendi kültürlerini yaratmayı başarmış, her biri diğerinden ayrı kültüre sahip olmasına karşın, bir çağdaş uygarlık düzeyinde birleşmişlerdi. Osmanlı toplumundaki Türkler ise bir ulusal kültür yaratamamışlar, bu nedenle kendilerini çağdaş düzeye taşıyacak ulusal geleneklerden yoksun kalmışlardı.

Bu olumsuz tablo, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden günümüze kadar bir dizi sıkıntıyı da beraberinde getirdi. Bu sıkıntılar sonucunda müzik yaşamımızda ciddi kutuplaşmalar doğdu. Bu kutuplaşmayı yaratan kişiler sağlıklı çözümler bulamadıkları gibi, bir ulusal müziğin gerçekleştirilmesinde de gecikmeye neden oldular. Başta Ziya Gökalp olmak üzere, müzik alanında uzman olmayan ya da sözde müzik adamı olan kişiler, Geleneksel Türk Müziği’ni bilinçsizce yerdiler ve kötülediler. Bir garip milliyetçilik anlayışı Avrupa hayranlığı ile birleşince, müzik alanında bilimsel ve tutarlı araştırmaların yapılması gereği düşünülmez oldu. Bu önemli eksikliğin sonuçları da günümüze değin sürdü.

Atatürk devrimleri döneminde Kimi müzik adamları Ziya Gökalp milliyetçiliğinden ve onun müzik görüşlerinden etkilendiler. Ziya Gökalp, Sultan II. Abdülhamîd’den etkilenerek ve hiçbir kanıt göstermeden, Geleneksel Türk Müziği ile Türk Halk Müziği arasında bir yapay savaş yarattı. Türkçülüğün Esasları isimli kitabının müziğe ayırdığı bölümünde Gökalp; “Avrupa mûsikîsi girmeden evvel, memleketimizde iki mûsikî vardı: Bunlardan biri Fârâbî tarafından Bizans’tan alınan Doğu Mûsikîsi, diğeri eski Türk mûsikîsinin devamı olan halk melodilerinden ibaretti.” demektedir. Gökalp ve taraftarı olan müzik adamları; Türk milletinin asıl müziğinin halk arasında yaşayan halk müziği olduğunu, Osmanlı sarayı ve çevresinin rağbet ettiği ama halkın ilgi göstermediği doğu müziğinin de Bizans, Arap ve Acem kaynaklı olduğunu ileri sürüyorlardı.

Geleneksel Türk Müziği’nin saray ve saray çevresinde gelişmiş olması değerinden asla bir şey kaybettirmez.viii Aynı düşünceden hareketle bir ulusal müzik yaratılmasında, geleneksel müziklerin kaynak olamayacağı düşüncesi de tamamen cahilliktir. Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları isimli kitabında, Geleneksel Türk Müziği’nin çeyrek sesler içerdiğini, bu seslerin doğal olmadığını, hiçbir milletin halk müziğinde çeyrek sesler olmadığını söyler. Gökalp asıl bombayı da bundan sonra patlatır: “Millî mûsikîmiz, memleketimizdeki halk mûsikîsiyle batı mûsikîsinin kaynaşmasından doğacaktır. Halk mûsikîmiz bize birçok melodiler vermiştir. Bunları toplar ve Batı Mûsikîsi usûlüne göre ‘armonize’ edersek hem millî hem de Avrupalı bir mûsikîye mâlik oluruz”

Çeyrek demek, dörtte bir demektir. Geleneksel Türk Müziği’nde böyle bir aralık yoktur. Dokuzda bir olan aralığa Arapça minik anlamına gelen koma deriz. Dünyada komalı çok sayıda halk müziği vardır. Bunlardan birisi de Türk Halk Müziği’dir. Geleneksel Türk Müziği ile Türk Halk Müziği yıllardır birbirinden çok farklı gibi gösterilmeye çalışılsa da temelde son derece benzerlikleri vardır. Müzik bilgisinden yoksun olan Ziya Gökalp, Türk Halk Müziği’nin de komalı olduğunu, kendi deyimiyle çeyrek sesler içerdiğini bilmiyordu. Aslında O’nun bu bilgisizliği nedeniyle şanslı olduğumuzu düşünmemiz gerekir. Çünkü Gökalp, Türk Halk Müziği’nin de komalı olduğunu bilseydi onu da doğal ve Türk saymayacaktı. Böylece bizler de tamamen müziksiz kalmış olacaktık. İşin en acı veren tarafı, dönemin müzik adamlarının da Avrupalı olmak uğruna, Gökalp’in bu düşüncelerine katılmalarıdır.

1 Kasım 1934 günü T. B. M. M.’nde 4. dönem, 4. toplantısı açış konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk, şu sözleri söylemiştir:

“Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, mûsikîde değişlikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün acunaix dinletilmeye yeltenilen mûsikî bizim değildir. Onun için o, yüz ağartacak değerde olmaktan çok uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son mûsikî kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu güzeydex, Türk ulusal mûsikîsi yükselebilir, evrensel mûsikîde yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığı’nın buna değerince özen vermesini, kamunun da bunda ona yardımcı olmasını dilerim.”xi

İlk bakışta Atatürk’ün bu sözleri ile Ziya Gökalp’in yukarıda belirttiğimiz önerileri ne kadar örtüşüyor değil mi? Oysa Atatürk sadece müzik alanında değil, bütün alanlarda, özün korunmasını esas olarak görmüştü.

Ne yazıktır ki Ziya Gökalp taraftarı ve Avrupa hayranı olan müzikçiler, Atatürk’ün bu sözlerini yanlış algılayarak; Avrupalı ve çağdaş olmayı, Avrupa ile aynı olmakla bir tutmuşlar, çağdaş ve ulusal bir müzik yaratmanın tek yolunun, çok seslilik ve armonizasyon olduğu düşüncesinden hareketle yüzyılların birikimi olan Geleneksel Türk Müziği’ni bir kalemde silip, atmışlardır. Aslında Geleneksel Türk Müziği’nin yok sayılması ve söz konusu tutarsız davranışlar, Atatürk’ün meclisteki bu konuşmasından çok önce, 1926 yılında devletin resmi politikası halini almıştı.

1925 yılı sonu, 1926 yılı başlarında, aralarında Ahmet Adnan Saygun, Halil Bedii Yönetken, Ulvi Cemal Erkin'in de bulunduğu genç musikiciler, Anadolu’da halk türkülerinin derlenmesi çalışmalarına başladılar. Çok sayıda türkü derlendi, notaya alındı ve yayınlandı. Milli Ma’ârif Vekâletixii tarafından Dârü’l Elhân kapatılarak İstanbul Belediye Konservatuvarı’na dönüştürüldü. Bu kurumdan Geleneksel Türk Müziği ve çalgı eğitimi kaldırıldı, yalnızca bir arşivleme kurulu olarak Türk Mûsikîsi Tasnif Hey’eti çalışmalarını sürdürdü. Ne Geleneksel Türk Müziği’nde ne de Türk Halk Müziği’nde bilimsel araştırmalar ve analizler yapılmamış, özellikle halk müziğimizin armonize edilmesi düşüncesi, bu müziğin standartlaşmasına neden olmuştur. Çünkü ozandan ozana, yöreden yöreye değişiklik gösteren tavır anlayışı, çok sesli koro ve orkestralar tarafından yok edilmiştir.

1927 yılında müziği eğitimi almaları için Avrupa’ya öğrenci gönderildi, 1928 ve 1930 yıllarında çok sesli müzik kuram kitapları yazıldı ve yayınlandı. 1932 yılından başlayarak halkevlerinde çok sesli müzik eğitimi doğrultusunda bando ve korolar kuruldu. 1934 yılında Atatürk’ün mecliste yaptığı konuşma yanlış yorumlandı ve Atatürk’ün hoşlanacağı düşüncesiyle Basın Müdürlüğü’nün önerisi ve İçişleri Bakanlığı’nın uygun görmesi sonucu Geleneksel Türk Müziği radyolardan yasaklandı. Bu yasak Atatürk tarafından onaylanmamış, bizzat O’nun emriyle kaldırılmıştır.

Bu yasak Geleneksel Türk Müziği’nin ilk yasaklanışı değildi. 1928 yılı ağustos ayında, Sarayburnu Park Gazinosu’nda bir eğlence düzenlenmişti. Bu eğlenceye başta Atatürk olmak üzere İstanbul halkı da davetliydi. Eğlencede önce bir orkestra Tosca Operası’ndan aryalar çaldı arkasından Mısırlı meşhur şarkıcı Münîretü’l Mehdiye sahneye çıktı. Atatürk Şam’da bulunduğu sırada dinlediği Arap Müziği’nden çok hoşlanmaktaydı. Konseri büyük keyifle dinledi. Son olarak sahneye Kemânî Mustafa Bey’in idaresindeki Eyüp Mûsikî Cemiyeti öğrencileri çıktılar ve Sultânî-Yegâh faslına başladılar. Çocuklar konsere amatörce hazırlanmışlardı ve kılık kıyafetleri dökülmekteydi. O sırada Atatürk’ün yanında bulunanlardan Cumhurbaşkanlığı Saz Hey’eti neyzenlerinden Burhaneddin Ökte, olanları şöyle anlatıyor:

Fasıl başlayınca evvela bizim üzerimizde soğuk duş tesiri yaptı. Zaten Ata’yı görünce şaşırıveren çocukların elleri ayakları tutmaz olmuştu. Saçmalamaya başladılar. Geceyi düzenleyenlerin Atatürk’ün geleceğini bildikleri halde böyle derme çatma bir ekibi sahneye çıkartmaları büyük hata idi.”xiii

Duruma çok sinirlenen Atatürk, Sarayburnu Nutku olarak bilinen konuşmasını yapmış ve bu konuşmasında sarfettiği: “…Fakat benim Türk hislerim üzerindeki müşâhadem şudur ki bu basit mûsikî, Türklüğün çok münkeşif ruh ve hissini tatmine kâfî gelmez…” sözleri de yanlış anlaşılmıştır. Konuşmasını bitiren Atatürk, halkın keyfinin kaçmaması için yerine oturmuş ve sakin görünmeye çalışmasına karşın siniri geçmemişti. O gece Dolmabahçe sarayı’na döner dönmez yaveri ve Riyâset-i Cumhûr İnce Saz Hey’eti Şefi, Binbaşı Hâfız Yaşar Okur’u huzuruna çağırmış, O’na o gece olan bitenleri bütün ayrıntısıyla anlattıktan sonra: “Üstâd Hâfız Yaşar Bey! Bu gece mûsikîni kurtar yoksa hepinizi dağıtacağım!” emrini vermiştir. Hemen arkadaşlarını toplayarak onlara durumu anlatan Hâfız Yaşar Okur, Atatürk’e o gece çok özenle seçilmiş repertuvarıyla iki ayrı konser vermiş, bundan hoşnut kalan Atatürk: “Üstâd Yaşar! Seni tebrîk ederim. Mûsik’îni kurtardın!” demiştir.xiv Çünkü Atatürk Sarayburnu’ndaki konserde, Geleneksel Türk Müziği’ne değil, müziğin icra biçimine sinirlenmişti.

Nitekim, Atatürk’ün, Sarayburnu Nutku’nun gazetelerde yayınlandığı günün akşamında, İstanbul Radyosu’nda Nihâvend Faslı’nı icra eden İnce Saz Hey’eti’’nin, mikrofon başında gülüşüp, konuşmaları işe tuz biber ekmiştir. Kafası müzik devrimi ile meşgul olan Atatürk’ün: “Biz garbınkini hürmetle dinlediğimiz gibi bizim mûsikîmiz de bütün dünyada hürmetle dinlenecek halde olmalıdır. Bu ne rezalettir, dağıtın şunları!” diyerek sinirlenmesine ve Geleneksel Türk Müziği’nin radyolardan on beş ay kadar yasaklanmasına neden olmuştur. Atatürk’ün “dağıtın şunları” emriyle İnce Saz Hey’eti’ni mi yoksa Geleneksel Türk Müziği’ni mi kastettiği belgelerde pek net değildir. Atatürk çok sevdiği Geleneksel Türk Müziği’ni, kötü icra edenler yüzünden on beş ay kadar dinlememiş, söylememiş ve başkalarına da söylemeleri için teklifte bulunmamıştır. On beş ayın sonun da sorunun Geleneksel Türk Müziği’nde değil onun icra ediliş biçiminden kaynaklandığını anlayıp, bizzat emrederek yasağı kaldırmıştır.

Gültekin Oransay, Atatürk ve Küğ isimli kitabında Hâfız Sa’âdeddin Kaynak’ın şu sözlerine yer verir: “…Atatürk’ün bu kadar zaman meclisinde bulundum. Hiçbir vakit alafranga mûsikîye meclûbiyetini ve al’âkasını gösteren bir sözünü kendilerinden işitmedim. Müşahadem ve kanâ’atim şudur ki Atatürk, dans etmek için alafranga mûsikîiyi ve zevketmek için de alaturka mûsikîyi isterdi, dinlerdi ve söylerdi. Ve her gece sabahlara kadar alaturka mûsikî hey’etini yanlarından ayırmazlardı.”xv

Yine aynı kaynakta yer verilen, Cemal Reşit Rey’in şu anısı, Sa’âdeddin Kaynak’ın sözlerini doğrulamaktadır:

“Atatürk müzisyen değildi, müzikte de fazla bilgisi olduğunu sanmıyorum. Bunu bana öğreten eski bir hatıradır…Atatürk’ün etrafına misafirleri de oturdular. Bizlere gelince, ben piyanonun başına, arkadaşlarımda hazırlanmış olan nota sehpalarının önüne oturduk. Cesar Frank’ın Kentetini çalmaya başladık. Baştaki ‘Introduction’ bitmemişti ki Atatürk’ün misafirleriyle sohbete dalması üzerine, konserimizi kısa kesmenin münasip olduğunu hissettik. Klasik Batı Müziği’ne karşı alâkasının fazla olmadığını o gün anladım. İşte bu sebepledir ki çok sesli müziğin memlekete girmesi hususundaki gayretleri, kendisine karşı olan hayranlığımı büsbütün arttırdı. Ma’lûm ya bu müziği sevmemek veya anlamamak bir nakîsexvi sayılmaz.”xvii

Atatürk devrimlerinin Geleneksel Türk Müziği üzerine olan etkileri, geleneksel müziklerimizi maalesef Atatürk’ün saptamaları ve arzuları dışında bir yola itmiştir. Bunun nedenlerinin başında, Cemal Reşit Rey’in de vurguladığı gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün müzisyen olmadığı ve müzik hakkında teknik ve kuramsal bilgiye sahip olmadığı gerçeği gelir. Atatürk, Geleneksel Türk Müziği’nin yüzyıllardır kapalı geleneği içinde zamanla bozulup, yozlaşmasını gözlemleyebiliyor ama buna çareler bulmak konusunda yetersiz kalıyordu. Yapabileceği tek şey, çevresindeki uzmanlara danışmaktı ama o uzmanların da geleneksel müziklerimize olan düşünceleri ortadaydı. Bu konuda Burhaneddin Ökte şöyle demektedir: “Atatürk mûsikîmizin tarihini araştırdı, doğru dürüst cevap alamadı. Nazariyatını sordu, iki cümle yan yana getiremedik, eserleri tahlil ettirmek istedi, sathından daha derinlere inemedik. Bu yüzden kaybımız çok derin oldu.”

Atatürk, bir Çağdaş Türk Müziği yaratılması beklentisi içindeyken bir yandan da Geleneksel Türk Müzikleri’nin eski, dağınık, ciddiyetten uzak icra biçiminin değişmesi gerektiğini savunuyordu. Geleneksel müziklerimizi içinde bulunduğu kaderine terkedilmişlikten ve yozluktan kurtarmak istiyordu.

10., 11. ve 12. yüzyıllarda teksesli süregelen Avrupa müziği, ortaçağın sonlarından itibaren kiliseye girmiş, dinin ve kilise korolarının etkisiyle çok sesliliğe yönelmeye başlamıştır. 14. ve 15. yüzyıllarda kilise dışına taşan müzik, bestecilerin elinde yoğrulmuş ve ortalama 300 yıllık bir gelişimden sonra çalgılı ve korolu türleriyle halka ulaşmıştı. Kısacası bu müzik, hem din hem de halkın sosyo-ekonomik yapısıyla yoğrularak evrimleşmiş ve bir Kültür Felsefesi yaratmıştır.

Bu gerçeğin geç de olsa farkına varan Mustafa Kemal Atatürk, temelsiz bir değişimin mümkün olmadığını anlamış: “Bir milletin mûsikî zevki nazar-ı itibâra alınmadıkça onun yükseltilmesine olanak yoktur.” diyerek, döneminde yapılan hataları açıkça dile getirmiştir. O’nun tek isteği, Geleneksel Türk Müzikleri’nin özünden yararlanarak, bir Ulusal Çağdaş Türk Müziği yaratılmasıydı.

Yaşadığı olaylardan bu işin ne kadar güç olduğunu anlamış olmalı ki Atatürk bir toplantı sırasında çevresindekilere, en güç inkılâbın hangisi olduğunu sormuştur. Bu konuda çeşitli yanıtlar alan ama hiçbirini tatmin edici bulmayan Atatürk, sorusunun yanıtını yine kendisi vermiştir: “En güç inkılâb mûsikî inkılabıdır.”

Çok üzücüdür, ortalama 80 yıl geçmesine karşın, hâlâ bu güçlüğün üstesinden tam anlamıyla gelemedik.

 KAYNAKÇA

1- TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE ANSİKLOPEDİSİ, Cilt 5, İletişim Yayınları, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Mûsikî ve Batılılaşma”, Bülent Aksoy.

2- TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE ANSİKLOPEDİSİ, Cilt 2, İletişim Yayınları, Sf:147, “Osmanlı Batılılaşması”, Mehmet Ali Kılıçbay.

3- ORANSAY, Gültekin; “Atatürk İle Küğ”, Küğ yayını, İzmir, 1985

4- ATAMAN, Sadi Yaver; “Atatürk ve Türk Mûsikîsi”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991

5- OKUR, Hâfız Yaşar; “Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik”, Haz. Halil Erdoğan Cengiz, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara, 1993

6- HOF, Ulrich Im; “Avrupa’da Aydınlanma”, Literatür Yayınları, İstanbul, 2004

7- ECO, Umberto; “Avrupa Kültürü”, Afa Yayıncılık, İstanbul, 1995

8- DEVELLİOĞLU, Ferit; “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat”, Aydın Kitapevi, Ankara, 1988

9- “Türkçe Sözlük”, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1988

10- “İmlâ Kılavuzu”, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2000

                             DİPNOTLAR

i Hacettepe Üniversitesi, Müzikoloji Bölümü Öğretim Görevlisi ve araştırmacı yazar.

ii Yeni Düzen

iii Yeni Sekbân. Yeniçeri Ocağı’nda, Sekbân Bölükleri adında bir bölük vardı. Sekbân sözcüğü halk dilinde Seymen sözcüğüne dönüşerek günümüze değin ulaşmıştır.

iv Muhammed’in Muzaffer Orduları.

v TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE ANSİKLOPEDİSİ, Cilt 2, İletişim Yayınları, Sf:147, “Osmanlı Batılılaşması”, Mehmet Ali Kılıçbay.

vi Kopuz ya da bağlama kastedilmektedir.

vii TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE ANSİKLOPEDİSİ, Cilt 5, İletişim Yayınları, Sf: 1223, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Mûsikî ve Batılılaşma”, Bülent Aksoy.

viii Kaliteli müzik, bütün dünyada daima asiller ve saray tarafından desteklenmiştir. Avrupa’da çok sayıda bestecinin; müzik öğrenmek, müzik yapmak ve para kazanmak için büyük kentlere gittiğini ve saraylarda çalıştığını hatırlatmak isterim. Örneğin G. F. Händel, J. Haydn ve Wolfgang Amadeus Mozart gibi

ix Acun: Dünya

x Güzey: Saye. Kaynaklarda güzey sözcüğü genellikle ve yanlış olarak düzey biçiminde yazılır ki dikkat edilmelidir.

xi ORANSAY, Gültekin; “Atatürk İle Küğ”, Küğ yayını, İzmir, 1985, Sf: 26

xii O dönemin Milli Eğitim Bakanlığı.

xiii ATAMAN, Sadi Yaver; “Atatürk ve Türk Mûsikîsi”, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1991, Ankara, Sf: 70-71

xiv Bu konuda detaylı biligi almak için, Hafız Yaşar Okur’un kaleme aldığı ve Halil Erdoğan Cengiz’in yeni harflerimize aktardığı, “Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik” isimli kitaba başvurulabilir.

xv ORANSAY, Gültekin; “Atatürk İle Küğ”, Küğ Yayını, İzmir, 1985, Sf: 59

xvi Nakîse: Eksiklik, kusur, kabahat, ayıp.

xvii ORANSAY, Gültekin; “Atatürk İle Küğ”, Küğ Yayını, İzmir, 1985, Sf: 77



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam79
Toplam Ziyaret91274
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar2.22322.2272
Euro2.86242.8675
Hava Durumu
Anlık
Yarın
19° 28° 14°
Saat