1- Etnomüzikoloji-Tarih ve Edebiyat İlişkisi

ETNOMÜZİKOLOJİ - TARİH VE EDEBİYAT İLİŞKİSİ

GİRİŞ

Doğa Bilimleri  ve İnsan Bilimleri; hem kendi içlerinde, hem de birbirleriyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkilidirler. Ancak, bilim dallarının çok azı Etnomüzikoloji kadar diğer bilimlerle doğrudan ilişkilidir. Bunun nedeni, Etnomüzikoloji şemsiyesi altında buluşan Etnoloji ve Müzik kavramlarının, diğer bilim dallarıyla çok sıkı ilişki içerisinde olmasıdır. Sosyoloji, antropoloji, psikoloji gibi insan bilimleriyle yakınlaşmadan etnoloji çalışmaları sağlıklı olarak yürütülemez. Özellikle müzik, hem doğa hem de insan bilimleriyle ilişkili olmak durumundadır. Müziğin; sosyal, psikolojik ve ekonomik organizasyon özelliklerinin yanısıra, bir de fiziksel özelliklerinin bulunduğu dikkate alınırsa söylenmek istenen daha net olarak anlaşılmış olur. Bu durum özellikle geleneksel müziklerde daha yoğun olarak görülmektedir.

Geleneksel müzikler anlamını, içerisinde yoğrulup, biçimlendiği ve beslendiği kültürden alır. Her kültür, geçmişten bugüne getirmiş olduğu tüm manevi birikimini geleneksel müziğine aktarır. Sözünü ettiğimiz manevi birikim kendisini, dünyanın her bölgesinde yalnızca geleneksel müzikle değil, tarih ve edebiyatla da gösterir.

Yurdumuzda etnomüzikolojiyi meslek edinmiş kişiler, öncelikle Osmanlıca’yı, Osmanlıca’nın dil özelliklerini ve eski yazıyı çok iyi derecede bilmelidirler. Tarih ve edebiyata ilişkin eski kaynakları anlayıp, çözümleyebilmenin temel koşulu budur. Çünkü özellikle siyasi ve askeri tarih bilgisi, etnomüzikoloğun çalışmaları için yeterli olmayacaktır. Osmanlı’da sosyal ve gündelik yaşamın nasıl olduğunun tam anlamıyla bilinebilmesi için eski kaynakların taranması ve incelenmesi gerekmektedir.

Aynı durum edebiyat için de geçerlidir. Asya ve Arap dünyasının kültürüyle harmanlanan edebiyatımız, etnomüzikoloji çalışmaları için azımsanmayacak kaynaklara sahiptir. Türk Halk Edebiyatı’nda, Geleneksel Türk Sanat Müziği’nde ve Türk Halk Müziği’nde, gündelik yaşama ilişkin bilgi kırıntıları barındıran çok sayıda eser vardır. Dolayısıyla tarihçiler ve edebiyatçılar için de etnomüzikoloji alanı araştırılması gereken bir önemli kaynak durumundadır. İyi bir Osmanlıca bilgisiyle sayısız kaynak, metin, şiir ve dolayısıyla güfte çözümlemesi yapılabilir. Ayrıca; Divan Edebiyatı’ndaki aruz  bilgisinin, sözlü Geleneksel Türk Sanat Müziği eserlerindeki bozulmaları ve yanlışlıkları saptayıp, düzeltmede, anahtar rolü üstlenebileceğini unutmamak gerekir.

Asya’dan Anadolu’ya uzanan çizgide, Türk kültürünün ne gibi bileşimlere, değişimlere, gelişimlere uğradığını ve sonucun müziğe nasıl yansıdığını anlayabilmenin yolu öncelikle, tarih ve edebiyat bilgisinden geçmektedir. Bu konuyu, okurlara bilimsel açıdan anlatabilmenin çeşitli yolları bulunmaktadır. Biz, akılda kalıcılığı sağlayabilmek amacıyla yıllardan beri anlamadan ya da bilmeden dinlediğimiz eserlerin güftelerindeki incelikleri ve donanımsız bir etnomüzikoloğun düşebileceği trajikomik durumları, örneklerle ele alma yolunu tercih ettik.

GELENEKSEL MÜZİKLERİMİZİN GÜFTELERİNİ, TARİH VE EDEBİYAT BİLGİLERİ YARDIMIYLA NASIL ÇÖZÜMLEYEBİLİRİZ.
 
Hem Halk Müziği’mizde hem de Geleneksel Türk Sanat Müziği’mizde icra edilen, bir Rumeli türküsü vardır. Makamı Hicaz, usulü Türk Aksağı olan türkünün güftesinin ilk bölümü şöyledir:
 
Mayadağ’dan kalkan kazlar
Al topuklu beyaz kızlar
*
Yarimin yüreği sızlar
Eğlenemem aldanamam
*
Ben bu yerlerde duramam
Vardar ovası Vardar ovası
Kazanamadım sıla parası

Osmanlı döneminde kadınlar, vücut hatlarının görünmesi günah olduğundan, çarşafla sokağa çıkarlar, ayaklarına da genellikle terlik giyerlerdi. Zavallı erkekler de kızlarda görebilecekleri tek yer olan ayaklara, ayak bileklerinin inceliğine, topuklara  bakıp iç geçirmekten başka bir şey yapamazlardı. Hanımlar da bunu bildiklerinden, ayaklarına ve topuklarına ayrı özen gösterir, nasırlaşmış topuklarını ponza taşıyla taşlamaktan kan kırmızı hale getirirlerdi. O eski zamanın makyaj anlayışının bir parçasıydı bu alışkanlık. Kızın başka yerlerini görmek görevi de oğlan anasına aitti. Kızı hamamda görmek, baştan ayağa süzmek, konuşmasına, edebine bakmak, bir sakatlığı olup olmadığına emin olmak ve oğluna layık mı değil mi anlamak! İşte türkünün ikinci dizesinde geçen Al Topuklu deyiminde anlatılmak istenen budur.

Şimdi de Hüzzam makamında, Aksak usulünde bir İstanbul türküsüne bakalım:

Yanıyor mu yeşil köşkün lambası
Hiç bitmiyor şu gönlümün kavgası
Benim yarim kırmızı gül goncası
Ay gibi parlak, gül gibi doğanım geliyor
Cepkeni kırmalı, saçları sırmalım geliyor
 
Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in (1432-1481) koyduğu ve Fatih Kanunnamesi  olarak bilinen kanunnameye göre, Türkler ve azınlıklar ayrı renklere boyanmış evlerde oturmak zorundaydılar. Bu kanuna göre: Türkler kırmızı ya da koyu sarıya boyanmış evlerde oturacaklar; saraydan olanların evleri kahverengi, Ermeniler’in gri, Yahudiler’in sarı, Rumlar’ın da  koyu yeşil olacaktı. Yukarıda güftesini yazdığımız İstanbul türküsüsünün ilk dizesindeki Yeşil Köşk vurgulaması, delikanlının, yeşil köşkte oturan bir Rum kızına aşık olduğunu ve bu türküyü kıza yaktığını düşündürmektedir.

Ayrıca Fatih Kanunnamesine göre; Vezir-i Azam açık yeşil, Şeyhülislam ve diğer din adamları koyu mavi, ulema mor, mabeyncilerse kırmızı renk kıyafet ya da kaftan giyeceklerdi. Azınlık halkındaysa yasa şöyleydi: Rumlar mavi sarık, siyah çizme; Yahudiler sarı sarık, açık mavi çizme; Ermeniler sarı sarık, kırmızı çizme giyemek zorundaydılar. Geleneksel müziklerimizin güftelerinde sarı cepkenli, al kaftanlı, kara çizmeli, al çizmeli, sarı sarıklı gibi sıfatların çok kullanıldığına dikkat edilirse bu bilgilerin, söz konusu güfteleri özümsemek için ne kadar gerekli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Hemen çoğumuzun bildiği, Uşşak makamında, Aksak usulünde şirin bir İstanbul türkümüz daha vardır. Güftesinin ilk bölümü söyledir:

Yangın olur biz yangına gideriz
Düz ovada keklik gibi sekeriz
Yokuşlarda şahin olur uçarız
Sandık sandıklar içinde çok şanımız var
Hazret-i Allah’a  yalvarmamız var

Osmanlı İmparatorluğu’nda İstanbul’da yangın söndürme örgütüne Tulumbacı Ocağı denilirdi. Yoğun ahşap yapılaşma ve çoğu semtteki bitişik düzen uygulaması sonucunda, sık sık çıkan yangınlar kısa zamanda yayılmakta ve İstanbul’da yıkıma neden olmaktaydı. Tulumbacı Ocağı bu duruma önlem alınması amacıyla kurulmuştu. Fransız asıllı Gerçek Davut (?-1733) isimli bir uzman yangın sırasında kullanılmak üzere kuyudan su çekebilen bir tulumba geliştirdi. Yangın Tulumbası denen bu aygıt, bir sandık içine yerleştirilir, dört ya da altı kişi tarafından omuzda taşınırdı. Yeniçeri Ocağı’na bağlı Tulumbacı Ocağı böyle kurulmuştu.Yangın çıktığı haberini alan Tulumbacılar, tulumba sandığını omuzladıkları gibi yangın yerine ulaşır, kuyulardan tulumba yardımıyla su basarak, yangını söndürmeye çalışırlardı. İşte yukarıda güftesini verdiğimiz türküde geçen sandık sözcüğü bu sandıktır. Verilen bu bilgilerin ışığında türkünün güftesi bir daha gözden geçirildiğinde türkünün aslında bir tulumbacı ya da bugünkü deyimiyle bir itfayeci türküsü olduğu anlaşılacaktır ki çok ilginçtir. Dünyada bu türkünün bir benzerinin olup olmadığı araştırılmalıdır.

Serhat Türküsü olarak bilinen Hicaz makamı, Aksak usulündeki türkünün ilk dörtlüğünün güftesine göz atalım.

Yine de şahlanıyor aman kolbaşının yandım da kır atı
Görünüyor yandım aman bize serhat yolları
Davullar çalsınlar aman cengi cengi de harbiyi
Görünüyor yandım aman bize serhat yolları

Serhat sözcüğü Osmanlı İmparatorluğu döneminde iki devleti ayıran sınır boyu için kullanılmıştır. O dönemlerde serhatlerde kontrolü sağlamak Kolluk olarak bilinen örgütlerin göreviydi. Osmanlı İmparatorluğunda sosyal yaşamı düzenleyen, koruyan, suçluları yakalayıp cezalandıran örgüte Kolluk denilmiştir. İşleri Ases ve Subaşı denilen zabitler yürütür amirleri de Kolbaşı  olarak bilinirdi. Günümüzde kullandığımız Karakol sözcüğü de buradan gelmektedir. Türkünün güftesi bize, bir sınırda kurulu kolluğu, kolbaşını ve serhat yollarında yani sınır boyunda bir savaş hazırlığını anlatmaktadır .

Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin son dönem bestecilerinden olan Saadetin Kaynak’ın Civelek ismiyle bilinen bir Uşşak makamında eseri vardır. Güftesi aşağıdadır:

Bu gece düğün dernek
Binbir geceden örnek

Sevişenler bu gece civelek
Bir çiçek bir kelebek civelek

Bu gece mutlu gece
Vur patlasın eğlence
Dirlik düzenlik olsun  civelek
Sevişen iki gence civelek

Bu gecenin adına
Doyulur mu tadına

Sevişenler bu gece civelek
Bir çiçek bir kelebek civelek

Bu gece mutlu gece
Vur patlasın eğlence
Dirlik düzenlik olsun  civelek
Sevişen iki gence civelek

Yukarıdaki güftede sık yinelenen Civelek sözcüğü, Osmanlı İmparatorluğu döneminde tüysüz, genç Yeniçeri neferleri için kullanılırdı. Bunlar yüzlerine nikab  takmadan sokağa çıkamazlardı. Hatta bu gençlere laf atan ve sarkıntılık yapan erkekler, bir kadına sarkıntılık yapmış sayılır ve ağır cezalara çarptırılırlardı. Tarihte civeleklerin kız gibi giydirilip, oynatıldığına ilişkin bilgilere sık rastlanmaktadır. Acaba rahmetli Saadettin Kaynak’ın bu eserindeki civelek sözcüğüyle ne anlatılmak isteniyor? Bir düğün ya da eğlencede, kız kılığına sokulmuş iki genç erkek oynatılıyor olmasın? Sevişen iki gence civelek dizesinde iki gençten birinin bayan olmasını umalım.

Bu bölümü son örneğimizle noktalayalım. Oyun havası olarak da kullandığımız bir türkünün güftesi şöyledir:

Hıkkıdık tuttu da beni
Tuttu da kuruttu ben
Seni gidi zalimin kızı
Gitti de unuttu beni

Osmanlı İmparatorluğu döneminde kadınları ve kızları kötü yola itip, fuhuş yaptırtarak sırtlarından para kazanan erkeklere Teres denilmekteydi. Mahallenin erkeklerine, yine mahallenin kızlarını ayarlayan, yani günümüzde kullandığımız argo tabiriyle çöpçatanlık yapan erkek ve kadınlara da Gidi derlerdi. Yukarıdaki güftede yer alan Seni gidi zalimin kızı dizesindeki gidi sözcüğüne dikkat edelim. Bu bağlamda eskiden bir de deyim yerleşmişti dillere. Gidilik Etmek! Bugün böyle kişilere Pezevenk deniyor. Bu türkünün halen Türkiye Radyo Televizyon Kurumu dahil bir çok radyo ve televizyonda çalındığını unutmayalım . Durumun sağlamasını yapmak için Reşat Ekrem Koçu’nun Tarihte İstanbul Esnafı  isimli kitabından aldığımız ve kollukta falaka cezasına çarptırılmış biri için yazılmış bir şiiri örnek gösterebiliriz. Şiiri son yeniçerilerden Çardak Kolluğu Çorbacı’larından halk şairi Galatalı Hüseyin Ağa yazmış:

Kolluk divanının vakti ikindi
Bir sarik  tutuldu dediler şimdi
Getirin göreyim nerede o gidi
Bir taze yiğitmiş zeberdest  feta

                          OSMANLICA BİLMENİN GEREKLİLİĞİ
 
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Osmanlıca bilmek demek, yalnızca eski harflerle kaleme alınmış metinleri okuyabilmek demek değildir. Osmanlıca; Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımı olan bir dildir. Metin ya da şiir çözümlemeleri yaparken sözcükleri doğru okumak, sözcüklerin anlamlarını bilmek, çokanlamlı ya da eşanlamlı sözcüklerin doğru kullanımını ya da yanlış kullanımını ayrımsayabilmek, sözcüklerin dönemden döneme ayrı anlamlarda da kullanılabildiğini unutmamak gereklidir. Bu çalışmaları yapacak kişinin de edebiyatı ve tarihi birlikte düşünmesi şarttır. Bu bilgiler ışığında örneklerimizi sürdürelim.

Matbanın olmadığı dönemlerde el yazmaları kitaplar yine elle yazılarak ve düzeltilerek çoğaltılır, bu işe de istinsah etmek derlerdi. Eskiden nota olmadığı için meşk yoluyla öğrenilen Geleneksel Türk Sanat Müziği eserlerinin güfteleri yazılır unutulmaması sağlanırdı. El yazması bu kitaplara da Güfte Mecmu’ası ismi verilirdi. Rahmetli hocam, türkülog ve edebiyat tarihçisi Halil Erdoğan Cengiz’den dinlemiştim. Birinin istinsah ettiği bir güfte mecmuası, hocamın eline geçmiş. Bu güfte mecmuasını istinsah eden yazar, bir eserin başına:

Güfte:Nedîm
Beste: Lâedrî Efendi

yazmış. Osmanlıca’da sık kullanılan Lâedrî, bir Arapça sözcük olup, kim olduğu belli değil, kim olduğunu bilmiyorum anlamında kullanılmaktadır. Güfte mecmuasını istinsah eden kişi büyük olasılıkla, kopyaladığı mecmuanın asıl nüshasında, söz konusu eserin başlığını şöyle görmüştü:

Güfte: Nedîm
Beste: Lâedrî

Mecmuayı istinsah eden kişi Lâedrî sözcüğünü bestecinin ismi sanmış. Yalnızca Osmanlıca okuyup yazmanın yetmediğine, sözcüklerin anlamını da bilmenin, araştırmanın gerekliliğine güzel bir örnektir.

Tanburi Cemil Bey’in yazdığı ve ilk baskısı 1318 Hicri tarihinde yapılan Rehber-i Mûsikî isimli eser, 1993 yılında M. Hakan Cevher’in yeni harflerimize aktarımıyla Ege Üniversitesi Devlet Türk Mûsikîsi Konservatuvarı Yayınları arasında dokuzuncu kitap olarak basıldı. Kitapta hem orjinal baskı hem çevirisi bir arada bulunmaktaydı. Kitabı incelediğimde sayılamayacak kadar çok hata gördüm ve düzeltmelere başladım. Amacım bu konuyu bir makale olarak yayınlamaktı. Ancak yaklaşık iki hafta sonra, yaptığım düzeltmelerin boyutunun, yeni basılan kitabın boyutlarını aştığını gördüm. Yaptığım çalışmayı bırakıp, şöyle düşündüm: “Tümüyle düzeltmeye uğraşacağıma, bu kitabı bir de ben çevirip, yayımlayayım. Hiç olmazsa çalıştığıma değsin”. Çalışmayı yaptım ancak kitabı bastıramadım. Kitapta rastladığım hataların en ilginç olanına bakalım şimdi. Kitabın ilk sayfasında şu cümle bulunmakta:...Bu te’sîrlere göre savt-ı mûsikînin üç sengini tefrîk edebiliriz: 1- Şiddet 2- İrtifa’ 3- Tınnet.....

Seng sözcüğü Arapça taş, taş gibi ağır anlamlarına gelir ki altı zamanlı Yürük Semâ’î usûlünün ağır mertebesine bu nedenle Sengin  Semâ’î ismi verilmiştir. Oysa kitabın orjinalinde seng sözcüğü yerine sınf  sözcüğü yazılmıştır. Yani Tanburi Cemil Bey, sesin özelliğini üç sınıfa ayırıyor. Osmanlıca yazımda sınf  ve seng sözcükleri birbirine o kadar benzer ki eğer cümlenin anlamı düşünemezseniz bu tür hataları yapmanız kaçınılmazdır. M. Hakan Cevher’in yeni harflerimize aktarım çalışmasında, buna benzer yirmi kadar hataya rastlamam ve bu kitabı da işinin ehli olduğu düşünülen bir konservatuvarın basması etnomüzikoloji için facia bir durumdur.

Vereceğimiz son örnek de Leng sözcüğü ile ilgili. Sözcük Farsça olup, aksak, topal anlamlarına gelmektedir. 1336-1405 yılları arasında yaşamış ve Büyük Timur İmparatorluğu’nu kurmuş olan Aksak Timur’a, Timur-leng de denir. Çünkü Timur, bir bacağı diğerinden kısa olduğundan aksayarak yürümekteydi. Ayrıca Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin küçük usullerinden olan, 10 zamanlı ve 6 darblı Leng-Fahte  usulü bu nedenle Aksak Fahte olarak da bilinir.
 

SONUÇ

Halk Müziğimiz ve Geleneksel Türk Sanat Müziğimiz; geleneksel nağmelerimizin, tarihimizin ve edebiyatımızın bir mükemmel bileşimidir. Tarihimizi gerek askeri gerekse kültürel tarih boyutlarıyla kavramak, Osmanlı halkının gündelik yaşayış ve zevklerinden haberdar olup, edebiyatımızı hakkıyla özümsemek, güfteli eserlerimizi tam anlamıyla anlamak ve çözümlemek yolunda elimizdeki tek anahtar olacaktır. Sözünü ettiğimiz tarih ve edebiyat bilgilerine ulaşabilmenin en sağlam yolu da Osmanlıca bilgisinden geçer. Unutmayalım ki önümüze Osmanlıca’dan çeviri diye konulan kaynakların çoğunda ciddi hatalar olabilmekte ve bu kaynaklardan yararlananlar ayrımına varmaksızın önemli yanılgılara düşebilmektedirler. Bu nedenle Osmanlıca metinleri ilk elden taramak, çalışmaların güvenilirliğini üst düzeye çıkaracaktır.

Yukarıdaki verdiğimiz örneklerde; tarihimizin, edebiyatımızın ve geleneksel müziklerimizin ne denli içiçe olduğu konusunda bir fikir verilmeye çalışılmıştır. Adı üzerinde verilenler yalnızca örnektir ve bu çalışma için abartılı gibi görünse de özenle seçilmişlerdir. Bu örneklerin çoğaltılabilmesi, düşülebilecek hataların asgariye çekilebilmesi ve etnomüzikolojik çalışmalarda kalitenin arttırılabilmesi; yoğun tarih, edebiyat ve müzik bilgisiyle donanmış etnomüzikologların çalışmalarına bağlıdır. Artması dileğiyle.

KAYNAKÇA

1- DEVELLİOĞLU, Ferit; Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara 1993
2- Türkçe Sözlük, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu, Ankara 2004
3- ÜNGÖR, Ethem Ruhi; Türk Musıkisi Güfteler Antolojisi, Istanbul 1981
4- AKSÜT, Sadun; Türk Musıkisi, İstanbul 1983
5- KOÇU, Reşat Ekrem; Tarihte İstanbul Esnafı, Doğan Kitap, İstanbul, 2002
6- KOÇU, Reşat Ekrem; İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, Doğan Kitap, İstanbul, 2003
7- KOÇU, Reşat Ekrem; Tarihimizde Garip Vakalar, Doğan Kitap, İstanbul, 2004
8- KOÇU, Reşat Ekrem; Yeniçeriler, Doğan Kitap, İstanbul, 2004
9- KOÇU, Reşat Ekrem; Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş, Doğan Kitap, İstanbul 2004
10- KOÇU, Reşat Ekrem; Kösem Sultan, 2 cilt, Doğan Kitap, İstanbul, 2003
11- GÜNAYDIN, Günay; Türk Müzik Tarihi Ders Notları, basılmamıştır.
12- ÖZALP, M., Nazmi; Türk Musikisi Tarihi, TRT Yayınları, Ankara 1988
13- Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği Repertuvar Arşivi Notaları.
***

SUMMARY

Sciences are much or less related to each other. However as much as Ethnomusicology only a few of the sciences are directly connected with the other sciences. This is why sociology, psychology, philosophy, anthropology physics, mathematics and the consepts of Ethnology and Music are directly related. In our country the people who have the proficiency in Ethnomusicology must previously know the Ottoman Turkish language and the special features of this language excellently. This is the main factor of understanding and solving the old sources concerning the analysis of history and literature.  There are numbers of works of arts which give knowledge pieces belonging to daily life in Turkish Folk Literature, Traditional Turkish Music and  Turkish Folk Music. It is able to analyze lots of sources, texts, poems and consequently words with the excellent Ottoman knowledge. In this study, the importance of history, literature and the knowledge of Ottoman language are going to be stressed for Turkish Ethnomusicologists.
***

Not: Bu makalem ilk önce, Folklor-Edebiyat Dergisi 2005/3 Sayısında Etnomüzikoloji-Tarih ve Edebiyat İlişkisi  başlığıyla yayınlanmıştır.

 



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam6
Toplam Ziyaret96369
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar2.21332.2222
Euro2.76252.7736
Hava Durumu
Anlık
Yarın
10° 0°
Saat